

Gençlerimiz atalarını tanıdıkça geleceğe ümitle bakacaklardır. Atalarının kişiliğini ve karakterini kendilerine örnek alacaklardır. Geleneğine, kültürüne, örf ve adetlerine bağlı; vatanını seven ve gerektiğinde ataları gibi onun uğruna canlarını seve seve feda eden bir gençlik olacaklardır. Böylelikle bugünkü nesiller atalarının neler yaptığını bilip tanıdıkça kendilerinin neden onlar gibi olamadığını sorgulayacak ve daha iyisini yapmak için bir isteğe kapılacaklardır. Bir avuç insanın dünya tarihini 600 küsür yıl şekillendirecek bir cihan devletinin mimarları haline nasıl geldikleri ve bu düzeni dünyanın en zor coğrafyasından birinde kurup asırlar boyu nasıl devam ettirdikleri, her zaman çözülmesi verimli sonuçlar doğuracak bir sırrı içinde barındırmaya devam edecektir.
Medeniyetimizin dünya milletleri arasında geçmişi en eski olmamız bakımdan oldukça zengin bir tarihe ve kültüre sahibiz. Gençlerimize, çok değerli bu bilgileri anlayacakları bir şekilde öğretmeliyiz.
Merhum Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya Hocamız; Fetih şiirinde; (marşı’nda…) "Yürü, hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın? Fâtih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!" dizeleriyle bu gerçeği ne güzel terennüm etmiş. Bu vesile ile merhum hocamızı rahmetle ve minnetle yâd ediyorum.
Çok eski yıllara ait tarihi bilgilerimizi tazelemeli; “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusunun cevabını da mutlaka bulmalı ve öğrenmeliyiz.
Moğol akınlarının Anadolu kapılarına getirdiği Ertuğrul’un oğullarının Söğüt’te başlayıp San Remo’da noktalanan 1258-1926 yılları arasındaki, yani Osman Gazi’nin doğumundan Vahdettin’in ölümüne kadar geçen 668 yılın iyi anlatılması ve anlaşılması gereklidir.
Değerli Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan hocamız; “Dünyamızda adaletiyle, hoşgörüsüyle, 36 sultanıyla 600 küsür yıl hüküm sürmüş Osmanlı İmparatorluğu hakkında şöyle der…”
“Osmanlı, kalem ve kılıcın, akıl ve kalbin, ihtişam ve tevazunun, maddeye biçim veren ruh ile ruha yeni izler açan maddiliğin altın sentezidir. Türk, Arap, Fars ve Bizans geleneklerinin beslediği verimli bir nehir yatağında Doğu ile Batı’yı asırların girdabında buluşturan gür bir ırmak olmuştur. Acaba Osmanlı bir daha dirilir mi? Sorusu, 21.yüzyıl başına dostun da düşmanında gündeminde olması oldukça önemli ve manidardır.
‘İyi atlara’ binip hatıralarıyla beraber ‘yıldızların düştüğü yere’ gömülen bu insanların nasıl olup da 400 çadırlık bir aşiretten sedası asırları dolduran evrensel bir medeniyet binası inşa edebildikleri, çözülmesi güç bir bulmaca olma özelliğini halen korumakta, ideolojik bakışın daraltıcı etkisi zihinlerde kırıldıkça cazibesi giderek artmaktadır. Bir başka deyişle, Osmanlı medeniyeti adeta yaşlandıkça gençleşmekte, yeni nesillere keşfetmeleri için kapalı kalmış yönlerini birer ikişer açmakta, gitgide daha çok insanın dikkatini üzerine çekmektedir.
‘Onlar unutmadılar, zira bugün üzerine onlarca devletin kurulduğu topraklarda kendilerini hatırlatacak hayır eserleri inşa ettiler, gönülleri fethetmenin, mekânı ele geçirmekten daha kalıcı bir yatırım olduğunu biliyorlardı.’ Hülasa, bu toprakların asırlardır İslamiyet’le hemhal olmuş gövdesine ‘namahrem eli’nin değmemesi uğruna samimi bir çırpınış olduğu gerçeği unutulmamalıdır."
Bu duygularla 29 Mayıs’ta yâd ettiğimiz çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’un fethinin 573’üncü yıldönümü anısına üç beş satır yazmanında bir gereklilik olduğu inancındayım.
İstanbul, 1453 târihine kadar birçok defâlar çeşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp, işgâl edildi. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); ‘İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.’ hadîs-i şerîfi, bütün İslâm hükümdâr ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu.
Osman Gâzi (1281-1326) tarafından kurulan Osmanlı Devleti hükümdâr ve askerleri, hadîs-i şerîflerle müjdelenen ulvî gâyeyi gerçekleştirmek şerefine mazhar olmak arzusuyla faaliyetlerde bulundular. Osman Gâzinin ölüm döşeğinde oğlu Orhan Gâziye; ‘İstanbul’u al gülzâr et.’ diyerek vasiyette bulunması, İstanbul’un gönlünde nasıl yer ettiğini göstermesi bakımından pek mânidârdır. Defalarca fethedilmeye çalışılan İstanbul’un son kuşatması Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından 1453’te gerçekleştirildi.
29 Mayıs Salı günü öğleye doğru kır atının üstünde, yanında hocaları ve ordu kumandanları olduğu hâlde muhteşem bir alayla Topkapı’dan İstanbul’a giren genç hükümdâr, doğruca Ayasofya’ya gitti. Fâtih adıyla anılmaya hak kazanan 21 yaşındaki Sultan Mehmed Han, Bizanslıların alkış ve tezâhürâtı, Türk askerlerinin dört bir taraftan göklere yükselen ezân ve tekbir sesleri arasında Ayasofya önüne geldi. Ayasofya, ağzına kadar kadın-erkek Rumlarla doluydu. Bizanslıların hüngür hüngür ağlamalarından hâsıl olan gürültüyü susturarak sükûtu sağlayan Fâtih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’da şükür namazı kıldı. Yerlere kapanan ahâli, râhip ve eski Ortodoks patriğine karşı; ‘Kalkınız! Ben Sultan Mehmed, sana ve bütün ahâliye söylüyorum ki, bugünden îtibâren ne hayâtınız ve ne de hürriyetiniz husûsunda benim gazabımdan korkmayınız.’ hitâbında bulundu.

Bu duygularla, İstanbulumuzun fethinin 573'üncü yıl dönümü kutlu olsun…
“Türk Tarih Kurumu, ülkemizde bizzat Atatürk’ün direktifleriyle kurulan kurumların başında gelmektedir. Atatürk, özellikle Avrupa devletlerinin ders kitaplarında yer alan Türkler hakkındaki olumsuz iddialara ve ’barbar’ deyimi kullanılarak bir istilacı kavim şeklinde gösterilmelerine karşılık, bunun böyle olmadığının, cihan tarihinde en eski çağlardan beri hakiki yerinin ne olduğunun ve medeniyete ne gibi hizmetlerinin bulunduğunun araştırılması gerektiğine inanmaktaydı. Bu düşünceyle Türk Tarih Kurumu, Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifleriyle 15 Nisan 1931 tarihinde ‘Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ adıyla kurulmuştur. Kurumun adı daha sonra 3 Ekim 1935 tarihinde yapılan değişiklikle ‘Türk Tarih Kurumu’ halini almıştır.”

