Son yıllarda Türkiye’de çocuk ölümleri, toplumun gündeminde önemli bir yer tutmakta ve bu durum, birçok sosyal, ekonomik ve psikolojik faktörün bir araya gelmesiyle şekillenmektedir. Çocuk ölümlerinin artışındaki ana nedenler arasında kişisel bozukluklar, cezai yaptırımların yetersizliği ve adalet sisteminin revize edilmesi gerekliliği öne çıkmaktadır. Bu durum, toplumda derin bir huzursuzluk yaratmakta ve yapısal çöküşlere zemin hazırlamaktadır.
Kişisel Bozukluklar ve Adalet Sistemi…
Kişisel bozukluklar, bireylerin psikolojik ve sosyal durumlarını etkileyerek, aile içindeki dinamikleri bozmakta ve dolayısıyla çocukların güvenliğini tehdit etmektedir. Cezai yaptırımların yetersizliği ise, bu tür davranışların toplumda normalleşmesine yol açmakta ve çocukların korunmasında ciddi bir engel teşkil etmektedir. Adalet sisteminin revize edilmesi, sadece cezai yaptırımların artırılması değil, aynı zamanda rehabilitasyon ve önleyici tedbirlerin de devreye girmesi gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda, toplumsal bir bilinç oluşturmak ve çocukların haklarını korumak adına etkin bir sistemin kurulması elzemdir.
Toplumsal Huzursuzluk ve İsyan…
Bu durum, toplumda bir isyan duygusunu tetikleyebilir. İnsanlar, çocukların güvenliğinin sağlanmadığı bir ortamda yaşamak istemezler. Ekonomik zorluklar, ailelerin stres seviyelerini artırmakta ve bu da bireyler arasında çatışmalara yol açmaktadır. Çarpık yapılanmalar, bireylerin içsel bozukluklarını derinleştirirken, toplumsal bağları da zayıflatmaktadır. Türk toplumunun köklü sevgi ve hoşgörü kültürü, bu tür olumsuzluklarla başa çıkmak için yeterince etkin bir şekilde ortaya konulamamaktadır.
Tüketim Odaklı Toplum ve Fast Yaşam…
Tüketim odaklı bir toplum, bireylerin yaşamlarını hızlandırmakta ve “fast yaşam” anlayışını benimsemektedir. Bu durum, bireylerin ruhsal ve fiziksel sağlıklarını olumsuz etkilemekte, ilişkilerde yüzeyselliğe ve derinlikten yoksun bir yaşam tarzına yol açmaktadır. Eğer toplum, bu hızlı yaşam tarzını geride bırakarak “slow yaşam” anlayışını benimserse, bireyler arasında daha derin bağlar kurulabilir, toplumsal dayanışma artabilir ve ruhsal sağlık üzerinde olumlu etkiler yaratabilir.
Sözün özü ;
Sonuç olarak, Türkiye’de çocuk ölümlerinin artışı, çok boyutlu bir sorunun yansımasıdır. Kişisel bozukluklar, cezai yaptırımların yetersizliği ve toplumsal huzursuzluk, bu sorunun temel dinamikleridir. Tüketim odaklı yaşam tarzının terk edilmesi ve daha yavaş, daha anlamlı bir yaşam anlayışının benimsenmesi, toplumsal yapıyı güçlendirebilir ve çocukların güvenliğini artırabilir. Bu süreçte, toplumun tüm kesimlerine düşen görevler bulunmaktadır; bireyler, aileler, eğitim kurumları ve devlet, iş birliği içinde hareket ederek bu sorunların üstesinden gelmelidir.
İyilikler bulsun sizleri…
SİBEL ARSLAN – İKTİSATÇI / MALİ ANALİST