
Allah cc selamet versin yıllar evvel muzip bir arkadaşım vardı. Ara sıra birlikte çay muhabbeti yapardık. Muzip can arkadaşım, bir çay muhabbetimizde çok sevdiği bir arkadaşından bana dert yanar, şöyle derdi: “Namıssız arkadaş değil arkamda daş” derdi… Ben de bu söylediklerine bir anlam veremezdim. Meğer sosyal hayatımızda arkadaşlarımızı seçerken dikkat etmemiz gereken önemli bir tercih imiş.
Vatandaş terimi de öyle değil mi? Doğup büyüdüğümüz, ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz, havasıyla hayat bulduğumuz ve nihayet yolun sonunda toprağında uyuduğumuz ‘Vatan’ kavramı da öyle bir şey. Eskiden okullarımızda ‘Millî Güvenlik ve Vatandaşlık’ dersleri okutulurdu. Rütbeli komutanlarımız Millî Güvenlik derslerimizi okuturdu. Değerli, üniformalı komutanımız derse gelirken sınıf başkanımız kapıda bekler, yüksek sesle’ Dikkat’ diye bağırırdı. Uzunca yıllar geçmesine rağmen Binbaşı rütbeli, millî güvelik öğretmenimin anlattığı askeri bilgiler hâlâ hafızamda taptaze…
Yıllar geçti, zaman değişti, teknoloji gelişti, dolayısıyla kullandığımız araç gereçler çoğalıp modernleşti…Hülasa, bu şartlarda olgunlaşması gereken insan karakteri nasıl olmalı. Öyle ya, ‘şartlar insanı olgunlaştırır’ gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ne yazık ki bu bolluğun arasında bir çok değerlerimizi de kaybettik.
***
Şairimiz mısralarında vatan kavramını şöyle terennüm ediyor: "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa Vatandır."
Bu derin anlam ifade eden dizeler, çok değerli, merhum şair ve yazarımız Mithat Cemal Kuntay’ın "On Beş Yılı Karşılarken" adlı şiirinde yer alan dikkate şayan bir mısradır. Bir toprak parçasının vatan olabilmesi için o milletin evlatlarının o uğurda canını vermesi gerektiğini anlatır. Bu güzel mısralarda kan ve bayrak, Bayrağın rengini ve kutsallığını, onun için dökülen şehit kanlarından aldığını ifade eder. Toprak ve Vatan ise; üzerinde yaşanılan toprağın ancak onu korumak için ölenler olduğunda sıradan bir arsa olmaktan çıkıp vatan haline geldiğini ve onun uğruna can vermenin de kutsal inancımızda şehit olma ve şehadete erme anlamını vurgular. Şehadette herkese nasip olmayan, erilmesi güç yüce bir makamdır.
***
Yazımın başında bahsettiğim arkadaşıma bunları anlatsaydım, bana yetiştiği yörenin şivesiyle şöyle derdi: “Hoca biz onları biliyik. Sen bize uzaylardan bahset” derdi. Benimde bu soruya vereceğim cevabım hazır. “Sen uzayı ve uzaylıları merak ediyorsan, Erzurum Hasankaleli Astronomi Alimi İbrahim Hakkı Hazretlerinin MARİFETNAME’sini oku” derdim.
“Erzurum Hasankaleli İbrahim Hakkı Hazretleri Türk mutasavvıf, sosyolog ve âlimdir. MARİFETNAME'nin de yazarıdır.”
Erzurumlu İbrahim Hakkı tarafından 1757 yılında tamamlanan MARİFETNAME, astronomiden anatomiye, tasavvuftan matematiğe kadar pek çok alanı kapsayan dev bir ansiklopedidir. Eserin temel amacı, fen ve kainat bilgilerini kullanarak insanın hem dünyasını aydınlatmak hem de Allah'ın kudretini ve birliğini (marifetullah) anlamasını sağlamaktır.
Eserin ana bölümleri şunlardır:
Mukaddime (Önsöz): Evrenin ve ahiret hayatının yaratılışı, cennet-cehennem tasvirleri, kıyamet alametleri ve gök cisimlerinin özellikleri anlatılır.
Fenn-i Evvel (Birinci Bölüm): Allah'ın varlığı ve birliği ele alınır. Geometri, astronomi, fizik ve coğrafya gibi pozitif bilimler üzerinden kainatın işleyişi detaylandırılır.
Fenn-i Sani (İkinci Bölüm): Anatomi ve fizyolojiye ayrılmıştır. İnsan vücudunun kemikleri, organları ve damarları anlatılır. Ayrıca dış görünüş ile karakter/huy arasındaki ilişki incelenir.
Fenn-i Salis (Üçüncü Bölüm): Tasavvufi ve felsefi konular ağırlıktadır. Ahlak, insan psikolojisi, ibadetler ve ruhani mertebeler gibi dini-tasavvufi ilimler işlenir.
Eserin tarih ve kültürümüzdeki en bilinen yanlarından biri ise "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler" mısralarını barındıran şiirin bu kitapta yer almasıdır.

