
Birlikte kazanılan zaferler kardeşliği güçlendirir. O kardeşliğin gerçek derinliği ise acı gerçekleri birbirimize açıkça söyleyebildiğimizde anlaşılır.
Karabağ’ın yeniden Azerbaycan’ın egemenliğine kavuşmasına Türkiye’de milyonlarca insan, kendi vatanından bir parçaya kavuşmuşçasına sevindi. “Tek millet, iki devlet” sözü, o günlerde ortak bir sevince dönüştü. Ancak aynı bağı geleceğe taşımak, birbirimizin kaygılarına da kulak vermeyi gerektiriyor.
2024 yılında Akit TV ekranlarında dile getirdiğimiz düşüncelerimiz bugün de geçerliliğini koruyor: “Türkiye ve Azerbaycan’ı iki kardeş gibi değerlendirirsek bir kardeşin parmağı acısa diğeri bunu hissetmeli.”
İkinci Karabağ Savaşı’nda Türkiye’nin desteğini ve Sayın İlham Aliyev’in o günlerdeki ifadesiyle, “Bu savaşa dışarıdan müdahale eden olursa Türk F-16’larını semalarında görecekler.” tehdidinde bulunduğunu kendisine hatırlatalım.
Türkiye’den envanterine aldığı mühimmat desteğiyle savaşa giren ve ilk haftalarda işgal güçleri Ermenistan’a karşı tam bir hezimet yaşayan Azerbaycan ordusu, ilk kayıpların faturasını orduyu komuta eden Genelkurmay Başkanı Necmeddin Sadıkov’a kesti.
Bunun üzerine Türkiye, savaş stratejisini planlamak için Korgeneral Bahtiyar ERSAY ile sekiz yardımcısını ve envanterinden birkaç Bayraktar TB2’yi Bakü’ye gönderdi. 27 yıl savaşı dürbünle seyreden Necmeddin Sadıkov, göz hapsine alındı. Sahada Korgeneral Bahtiyar Ersay’ın ilk hamleleri, savaşta üstünlüğün Azerbaycan ordusuna geçmesini sağladı. Ermeni hükümeti geri çekilerek kaçmaya başlarken yolları tıkayan kendi sivillerini vurup yolları açarak teçhizatını Erivan yakınlarına kadar çekti.
Rus İskender füzeleriyle vurulan, satışı yasak olan Bayraktar TB2’lerden birinin Kanada yapımı MX15 optiği krize neden oldu. Optiği söken Ermeni kuvvetlerinin bu optiğin seri numaralarını tüm dünyayla paylaşması üzerine, Kanada kaynaklı optikler üzerinden yaşanan ambargo sürecinde, Türkiye kendi yerli optiğini üretene kadar Bayraktar TB2’nin üretimi iki yıla yakın aksadı.
Bugün, ambargoya neden olan gerilimin ardından Türkiye ile yakınlaşma sürecinde bulunan Kanada hükümeti ve Kanada ordusu, ambargonun arkasındaki süreci masaya yatırmıştır. Daha önce Türkiye’ye insansız hava aracı satan İsrail’in Heronlarının satışına kadar ele alınan birçok nedenin arkasında, İsrail makamları ile Kanada arasındaki siyasi iş birliğinin olduğunu açıkça itiraf etmişlerdir.
Zor zamanda gösterilen dayanışmanın bütün karşılığı parayla ölçülebilir mi?
Karabağ’ın hatırasına yakışan, bu dayanışmayı karşılıklı güvenle yaşatmaktır.
Bugün aynı güven, Gazze ve İsrail’e ulaşan petrol ticareti konusunda da sınanıyor. Geçmişte Akit TV canlı yayınlarında dile getirdiğim ve internetten izlenebilecek ambargo çağrım açıktır: Uluslararası yükümlülükler gözetilerek petrol akışını durdurabilecek hukuki, ticari ve diplomatik seçenekler, Azerbaycan tarafından araştırılarak kısıtlayıcı tedbirlerle ele alınmalıdır. Ekonomik çıkarları konuşurken savaşın ortasında hayatını kaybeden Karabağlı siviller gibi Gazzeli sivillerin acısını da duymalıyız.
Azerbaycan’daki başörtüsü tartışmaları ise kardeşliğimizin vicdanına dokunan başka bir meseledir. Bizde şehit kavramı inançla başlar, imanla bütünleşir. Dinimizin bir emri olan başörtüsü nedeniyle eğitimden veya çalışma hayatından dışlanan anaların, bacıların şehit çocuklarıyla kazanılan savaşlarda, onların emanetlerine ihanet edilmemelidir. Bu tür kısıtlamaları Aliyev yönetimi açısından ciddi bir hata olarak görüyorum.
Dünyada İslam’la savaş veren İngiltere, İskoçya, Galler gibi yerlerde ve Müslüman olmayan Kanada, Almanya, Norveç, Finlandiya, İsveç gibi ülkelerde başörtüsü serbestken, inancı ve ülkesi için canını veren aziz şehitlerin ülkeleri Azerbaycan ve Kazakistan’da başörtüsü neden yasak olsun? Türkiye’nin benzer mağduriyetlerle dolu yakın geçmişi ve kadim siyasi tarihi, bu ülkelere referans ve örnek olmalıdır. Bu olaylar karşısında Türk milleti olarak duyduğumuz hoşnutsuzluğu anlatmak için kelimeler bile kifayetsiz kalmaktadır.
Türkiye’de rahatsızlık uyandıran meselelerde Aliyev yönetiminin adının tekrar tekrar öne çıkması, benim açımdan kardeşi kardeşe gücendiren bir tablo oluşturuyor. Biriken kırgınlıklar, zamanında ve samimiyetle konuşulmadığında halklar arasındaki güveni de yıpratır.
Tam burada diplomasiye önemli bir görev düşüyor. Önceki dönem Bakü büyükelçilerimizden Hulusi Kılıç’ı, sorunları büyümeden sezebilen, akılcı ve pratik çözümler geliştiren bir diplomat olarak değerlendiriyorum. Benim gözlemim, Türkiye’de rahatsızlık doğurabilecek meseleleri diplomatik bir dille Aliyev’e aktarabilen hassas yaklaşımının ilişkileri koruduğu yönündedir.
Bugünkü Büyükelçimiz Birol Akgün’den beklentim de bu önleyici ve açık sözlü diplomasidir. Kamuoyuna yansıyan tutumu, “Ne şiş yansın ne kebap.” anlayışıyla, önsezisiz biçimde gelişmeleri izlemekle yetinildiği izlenimini oluşturuyor. Kapalı kapılar ardındaki bütün temaslarının etkili olmadığını bilmekteyiz. Ancak hissedilen sessizliğin doğurduğu sorunlar ortadadır: Kardeşlik ilişkisini zedeleyen kaygılar, muhataplara yeterince açık aktarılıyor mu?
KASSAK - USSAM Mahkemeleri Komisyonu olarak savunduğumuz delile dayalı adalet anlayışı, kendi sözlerimize de sorumluluk yüklüyor. İddiaları belgelemek, karşı açıklamaları dinlemek veya hukuki kanaatlerle ispatlanmış olguları sınıf sınıf ayırmak için uluslararası delilleri topluyor, arşivliyoruz.
Bu aşamada bile Karabağ zaferi öncesinde birlikte yola çıktığımız Azerbaycanlı yol arkadaşlarımızın bir kısmı, zafer sarhoşluğunun enaniyetiyle çıktığımız bu yolda gemiyi terk etmiştir. Biz kaptanlar olarak aynı titizlik ve inançla, Hocalı’daki başörtülü şehitlerimizin anısını unutup onları incitmeyeceğiz. Bir daha Srebrenitsa’daki annelerimizin başörtüsüne düşman postallarını bastırmayacağız.
Gazze’deki kız kardeşlerimizin başörtüsünü, rahmetli Necmettin Erbakan Hocamızın söylemiyle, “Siyonizm = İsrail, timsahın ağzı gibidir.” ifadesindeki İsrail canavarının ağzına, yani kaderlerine terk etmeyerek yolumuza devam ediyoruz. Gemiyi terk edenlerin ticari çıkarlarını inandıkları değerlerin üstünde tutmalarının tarihî bir yanılgı olduğunu hatırlatmak isteriz. Biz tarihi yazarken onlar kara talihlerine ağlıyorlar.
Türk şair Cengiz Numanoğlu der ki:
“Rütbe var, yazılır mezar taşına, Zaman sellerinde aşınır gider.
Rütbe var, yazılır cennet arşına, Sonsuzdan sonsuza taşınır gider.”
Sayın Aliyev’e çağrım, Türkiye’de yükselen bu kaygıları kardeşliğin içinden gelen samimi bir uyarı olarak değerlendirmesidir. Diplomatlarımızdan beklentim ise kırgınlıklar derinleşmeden çözüm yollarını açmalarıdır.
Karabağ’da birlikte sevindik. Kardeşliğimizi geleceğe taşımak için dün Akit TV söylediğim gibi bugün birbirimizin acısını hissetmeli, kaygısını ve haklı eleştirisini de duyabilmeliyiz.
Salih Kurt
USSAM Mahkemeleri Komisyonu Başkanı
TİNGADER Dergisi Ekim Sayısına Özel
